Sokrates, davasını kayda geçirmek için geldiği Kral Arkhon'un kapısında, babasını cinayetle suçlayan Euthyphron ile karşılaşıyor. Euthyphron suçlamayı sorduğunda Sokrates, tanrılar icat etmek ve şehrin tanıdığı tanrıları tanımamakla suçlandığını söylüyor. Orta Çağ Avrupası'ndaki dinsiz, büyücü, cadı kisvesiyle adam yakma geleneği insanın aklına ister istemez buradan, Yunan'dan geliyor. Siyasi olarak suçlanamayacağı için, kendisinden sonra gelenekselleşmiş 'toplumun namusunu, dinini bozuyor" suçlaması muarızlar tarafından dillendiriliyor. Makul bir yaklaşım, genellikle muhatap bunu yapmadığını kanıtlayamıyor.
Euthyphron babasını cinayetle dava ediyor. Bunu yapabilmesi için din ve ahlak bilgisine sahip olduğunu, dindarlığın ne olduğunu kesin bildiğini iddia etmesi gerekiyor. Sokrates'in yakaladığı da bu iddia. En önemli ipucu, Euthyphron'un kendini Zeus'un babası Kronos'u zincire vurmasıyla savunduğu yer. Sokrates belki de tam bu tür hikâyeleri kabul edemediği için suçlandığını söylüyor. Sorunu kavgacı ve ahlaksız tanrı anlatılarıyla gibi duyuror.
Diyalogun merkezinde şu soru var: Tanrılar dine uygun olanı, uygun olduğu için mi seviyor, yoksa sevdikleri için mi o şey dine uygun oluyor? Burada iki ayrı argüman var. İlki, tanrılar birbiriyle çatışıyorsa aynı şeyin hem dindar hem dinsiz olacağı. Bu doğrudan çoktanrıcı inanç ile çözülecek iş değil. Ancak, Euthyphron "bütün tanrıların sevdiği" diye düzeltme yaptıktan sonra, yani tanrılar oybirliği içindeyken de bu ikilem devam ediyor. Tek bir irade olsa bile kelâmdaki Mu'tezile ile Eş'arî arasındaki hüsün-kubuh tartışması devam ediyor. Bu cevap Sokrates'te yok ama sorusu olması ilginç, İslam felsefesine nazaran az gelişmiş ve sığ kalan Yunan felsefesinde bu sorunu dillendirmesi tatlı bir nüans. Sokrates paganizmi silmekten çok, Ksenophanes'in yaptığı gibi tanrıları ahlaken arındırmaya çalışıyor gibi, bir şekilde uhrevi bir iyi kurmaya çalışıyor, bunu da kuru dalları kesersek geriye genç dalları olan ağaç kalır mantığı ile yapmaya çalışıyor.
Sokrates, tanrıların ibadete ve kurbana ihtiyacı olmadığını ima ediyor ve dindarlığı tanrılarla bir tür ticaret olarak görmeyi eleştiriyor. Bu, "veriyorum ki veresin" mantığına dayanan Yunan kurbanına ciddi bir itiraz. Yine de ritüeli reddetmiyor, onun ticari yorumunu reddediyor.
Sokrates, Yunan dini içinde tanrıların tamamen iyi olduğunu savunan bir reformcuymuş gibi hissettiriyor. "Def-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır" bakışıyla hareket ediyor. Sanki yarı yetkili bir peygamber (hâşâ) tavrı var. Bozuk bir inancın hatalarını durmadan gösteriyor, bir yandan da o inancın içindeki ritüelleri yerine getiriyor, kurban kesiyor.
İçindeki ilahi sesin ona ne yapması gerektiğini değil, ne yapmaması gerektiğini söylemesi de garip. Aklî melekelerini kaybetmiş biri değilse ve gerçekten bilgeyse, bir düşünürden yalnızca bir kötüyü tanımlaması değil, bir iyiyi de anlayabilmesi ve ona davet etmesi beklenirdi. Bu hâl bana bir sürünün çobanını hatırlatıyor. Patikadan sapıp sürüden kopan koyunlar çoban tarafından düzeltiliyor, ama ana sürü kendi momentiyle hareket ediyor. Sürü tam olarak çobanın istediği yere gitmiyor, ama en azından hepten dağılmıyor, başıboş da değil. Dediğim gibi, yarı yetkili bir peygamberlik iddiası.
Ölümüne yakın bir rüya görüp "yarın değil, ondan sonraki gün öleceğim" demesi de ilginç (Kriton). Kendisi kehanette bulunduğunu iddia etmiyor. Bu bilgi ona veriliyor, "rüyada bana anlatıldı" diyor. Yine ilahi bir tat var herifte.
Savunma'nın en büyük eksiği, davacıların konuşmasının elimizde olmaması. Sokrates'in konuyu çarpıtıp çarpıtmadığını göremiyoruz. Arka plan da önemli. Dava Otuz Tiranlar'ın hemen ardından görüldü. Kritias ve Alkibiades Sokrates'in çevresindendi ve af yasası siyasi dava açılmasını engelliyordu. Dinsizlik suçlaması siyasi bir hesaplaşmanın aracı bariz bir şekilde. Savunma retorik olarak yer yer sofistik ve suçlamanın özünden kaçıyor. Yargıçlara yalvarmayı reddetmesi ve ceza olarak devlet yemeği önermesi, kurtulmayı umursamayan bilinçli bir duruş gibi yansıtılıyor. Ama yalvardığı kısımlar aktarılmamış da olabilir, ya da kurtuluşunun olmadığını bildiği için gurur yapan bir ihtiyarın tavrı da olabilir.
Bu işi para için yapmadığını, yoksulluğunun doğruluğuna tanık olduğunu ve felsefeyi tanrının verdiği bir görev olarak sürdürdüğünü söylemesi, peygamberlerin "sizden bir ücret istemiyorum" cevabını hatırlatıyor. İslam dünyasında da Şehristânî gibi yazarlar Sokrates'i putlara karşı çıkan bir muvahhid olarak anlatmış.
Astronomiden uzak durması falcılıkla değil, sanırım doğa filozoflarıyla özdeşleştirilmekten kaçınmakla ilgili. Dava içinde başkalarının günahını da kendi sırtına yüklemek istemiyor muhtemelen. Aristophanes Bulutlar'da onu gökyüzünü inceleyen bir dinsiz olarak alaya almıştı. Anaksagoras da güneşe taş dediği için yargılanmıştı. Sokrates bu bilgiyi küçümsemediğini, sadece kendisinin bununla ilgisi olmadığını söylüyor.
Delfi kehaneti, yani Khairephon'a verilen "Sokrates'ten bilgesi yok" cevabı, Ksenophon'da biraz farklı bir biçimde geçiyor: Kimse ondan daha özgür, adil ve ölçülü değil. Sokrates bunu "bilmediğimi biliyorum" diye yorumluyor ve sorgulama misyonunu bu kehanete dayandırıyor. Böylece felsefesi bir tür ilahi görevle temellenmiş oluyor.